herkes ilerlerken geriye gitmenin yorgunluğu…bedenim genç, ruhum yaşlı. işaretli yerlerden itinayla kesemediğim hayat bana bedel ödetiyor.
düşünüyorum da ben üniversitedeyken ne kadar özgürdüm, hoş ailem beni hiçbir zaman kısıtlamadı. ben doğala özdeş evsel bir yaratıktım sadece. güneşte fazla bırakılmamam gerektiğine inanıyordum sanırım. üniversiteyle gelen kısa süreli bir mutluluk yaşadım dört yıl (dört yıl kısa değil gibi gözükebilir, ama gerçekten çok kısa), sonra eve döndüm niyeyse söz dinleyen uslu kız çocukları gibi ya da ne bileyim belkide içimdeki teyze beni dürte dürte eve getirdi. önce işsizlik ve sonrasında işe girip çıkmalar, bir türlü istediğini bulamama, bulduğuyla yetinememe, aşık olunacak meslek aramalar falan derken hayatı yaşamakla arama mesafe koyup fotosentez döngüsüne tabi bir yaşam formuna doğru evrildim herhal (ki hezeyanlarıma sıklıkla burada tanık olabilirsiniz) bir dönem şimdiki aklım olsa minvalli cümleler kurdum ama şimdi artık onlardan da medet ummuyorum çünkü bu çok sıkıcı yaşantımdan bile öyle çok şey öğrendim ki insan geriye dönüp baktığında çok da kızamıyor, sonuçta seçimler benim seçimim kimse bana zorla bir şey yaptırmadı. ama zaman zaman da “acaba…” demekten kendimi alıkoyamasam da hemencecik vazgeçiyorum. planlarım var hala, hatta b planım, c planım, d planım falan köşelerinde hazır bekliyor. kendime ve herkese dair umutlarımı yeşil tutmaya çalışıyorum, umarım herkes istediği hayatı yaşıyordur ya da yaşayacaktır.
bu hayatta insanın yalnızlığına deva olabilecek bir şey yok. hep yalnız olacağız bu bir gerçek. tüm bu yalnızlıklar senfonisi içerisinde bizim temel görevimiz iyi bir insan olmak, en azından buna çaba göstermek. insanları gözlemliyorum da kimse kimsenin umrunda değil, birinin kalbini kırmak sanki bir marifet halini almış. kendini düşündüğün kadar karşıdaki insanları da düşünmek bence bir zorunluluk (ki empati hayat kurtarır). özellikle son zamanlarda artık insanlar iyice çığrından çıkmış vaziyetteler, kötülük evrim geçiriyor galiba. bilmiyorum bu dünya benim dünyam değil, bana her şey çok fazla, çok acımasız geliyor.
“ben de…ben de seni defalarca düşündüm” deseydin, işte o zaman bu dünya bambaşka bir dünya olurdu ve ben her şey uğruna savaşabilirdim.
“Gençken bir çok şeyi mantıklı yorumlayamazsınız, hayatı yeni yeni tanıyor olmanın verdiği tecrübesizlik olayları değerlendirirken verilen kararların da ham kalmasına neden olur.” Bunu neden söylüyorum? Bu tamamen benim için geçerli bir durum da ondan, çevremdeki insanların ortaokul, lise gibi ilk gençlik yıllarına baktığımda gayet mantıklı kararlar verebildiklerini görüyorum da ondan. Ben garip bir şekilde büyümüşüm, ailem değil ama ben kendimi bir fanusun içine kapatmışım ve orada tuhaf hayallere dalmışım anlaşılan. Nerede, hangi zaman diliminde yaşıyordum acaba diye çok düşünüyorum. Mesela, olayları yaşarken hep şöyle bir algı vardı bende “bir gün gelecek her şey düzelecek, ben daha düzgün davranmasını, kendimi daha doğru ifade etmesini öğreneceğim”. çok mu film izlemiştim acaba? ya da çok az mı kitap okuyordum da böyle aptalca çıkarımlar yapıyordum. şimdi anlıyorum ki bu şekilde düşünürken aslında ciddi zaman kaybediyormuşum, gelecekte yapılması gereken her şey o an içinde yapılmalıymış ki istediğim kişiliği layıkıyla oluşturabileyim. Şimdi gerçekten bir çok işi yaparken, insan ilişkilerinde…vs çok zorlanıyorum, sırf büyüme evresinde yeterince çaba harcamadığım için. Ama son zamanlarda (son 3 ay) şöyle bir şey oldu, herkesle, her şeyle ve en önemlisi de kendimle daha sakin anlaşıyorum, biraz kabullenişe geçtim galiba, bu da ardından hafiften bir huzuru getirdi. bu zamana kadar hep diken üstündeydim, yaptıklarım sürekli birileri tarafından takdir görsün istiyordum, artık “umurumda değil evresi”ndeyim. Sanırım her şey bir parça daha anlamlı olacak (ya da en azından ben bir parça daha anlamlı olacağım).
”Uzun zamandan beridir gerçek hayatın başlamak üzere olduğu izlenimine kapılmıştım. Fakat her zaman yolumun üzerinde bir engel, öncelikle erişilmesi gereken bir şey, bitmemiş bir iş, hizmet edilecek zaman, ödenecek bir borç oldu. Sonra hayat başlayacaktı. Sonunda anladım ki bu engeller benim hayatımdı.” Alfred D. Souza
Büyük çizgileriyle tanıyorum umutsuzluğu. Kanadı yok
umutsuzluğun, akşam vakti deniz kıyısında bir taraçada,
toplanmış bir sofrada kalayım demiyor. Umutsuzluk bu, o bir
sürü olayların dönüşü değil bu, tıpkı akşam karanlığında bir
karıktan öbürüne giden tohumlar gibi. Bir taşın üstündeki
yosun ya da su bardağı değil o. Kardan elenmiş bir gemi o, ya
da düşen kuşlara benzetebilirsiniz, ama kanlarının en küçük
bir kalınlığı yok. Büyük çizgileriyle tanıyorum umutsuzluğu.
Başa takılan süslerle çevrilmiş küçük bir şey o. Umutsuzluk o.
Kopçası bulunamayan inci gerdanlık, bir ipe gelmez, böyle bir
şey iste umutsuzluk. Gerisinden, ondan hiç söz etmeyelim.
Başlamışsak bitiremeyiz umutsuzluğu. Saat dört sularında
avizeden umutsuzlanırım ben, gece yarısına doğru da
yelpazeden umudumu keserim, tutukluların cigaralarından
umutsuzlanırım. Büyük çizgileriyle tanıyorum umutsuzluğu.
Yüreği yoktur umutsuzluğun, el umutsuzlukta hep soluk
soluğa kalır, umutsuzlukta kalır öyle aynalar bize asla ölüp
ölmediklerini söyleyemezler. Beni büyüleyen umutsuzluğu
gördüm ben. Yıldızların türkü söyledikleri vakit gökyüzünde
uçan bu mavi sineği seviyorum. Şaşılacak, o uzun dolu
tanelerine benzeyen umutsuzluğu, o kendini beğenmiş o öfke
küpü umutsuzluğu büyük çizgileriyle tanıyorum. Her gün
herkesler gibi kalkıyorum, kollarımı çiçekli bir kağıda
uzatıyorum, hiçbir şeycikler hatırlamıyorum, ama hep
umutsuzluğun yardımıyla o geceden koparılmış güzelim
ağaçları görüyorum. Odanın havası davul tokmakları gibi
güzel. Zaman içinde zaman bu. Büyük çizgileriyle tanıyorum
umutsuzluğu. Bana bir sırık uzatan perdenin rüzgarı gibi o.
Böylesi bir umutsuzluk akla gelir mi! Yangın var! Ah yine
Geliyorlar… İmdat! İşte merdivenlere düştüler… Ve o gazete
İlanları, o kanal boyunca ışıklı reklamlar. Kum yığını, git, pis
kum yığını! Büyük çizgileriyle önemli değil umutsuzluk. Bir
orman yapmaya giden angarya ağaçlar, bir gün daha yapmaya
giden bir yıldız angaryası, ömrümü uzatan bir angarya günleri
daha.
Andre Breton
Çeviri: İlhan Berk
her şey çok garip, herkes ısrarla kendi bildiğinin en doğru olduğunu kanıtlama ve insanları buna ikna etme çabasında, kimse “iki dakka bir duralım, sakinleşelim, insanlar hayatlarını istediği gibi yaşasın” demiyor ya da ne bileyim arada bir “yahu ben belki yanlış biliyorumdur, hani olmaz da küçücük bir olasılık dahilinde de olsa yanılmışımdır” demiyorlar. yoruluyorum, her şeye müdahale edilmesi beni gerçekten yoruyor. insanlar bunu yapmaktan büyük zevk alıyor, herhalde bu şekilde bir süreliğine de olsa kendi hayatlarından uzaklaşmış oluyorlar, kimse kendi hayatından memnun değil.
sağlıklı kadın, güzel güzel üniversitesini bitirip hemen ardından geçerli, bir o kadar tutarlı iş bulan, onunda akabinde evlenen, takriben 2 yıl sonrada çocuk doğuran kadınmış, çeşitli gözlem ve deneylerim bana bunu gösterdi. kendimi bu klasmana sokamadığım için şiddetli ezikleniyorum (böyle bir kelime yok) toplumdaki bilumum insanlar tarafından. sürekli “şunu yapsan şöyle olur, bunu yapsan böyle olur” diyorlar, hep doğrusunu onlar biliyorlar. toplum kısıtlı bilgisiyle, her şeyi ve herkesi yönetebileceğine o kadar emin ki mücadele için sizin de bir o kadar kendinizden ve hayatı yaşama şeklinizden emin olmanız lazım. ama itiraf etmek gerekirse çok güçlüler, emin olma durumunun temelini sarsmakta çok kararlılar. kendi adıma ne kadar direnebilirim bilmiyorum ama gittiğim yol yol değil bence, mümkünse en kestirme yoldan güvenli kara parçalarına ulaşmak istiyorum. kendimi bulma yolculuğum fazlasıyla çetrefilliydi ve öylede devam ediyor, bu süreçte sıklıkla yapmak istediğim tek şey kafamı duvara sürttürüp kıvılcım çıkarmak, bakış açımda önemli değişikliklere yol açabilir gibi geliyor. neyse sıkıcı durağanlığıma devam ediyorum, şöyle muhteşem, kıvrımlı, dönümlü, ultra değişik bir şey olursa zaten çarşaf çarşaf yazarım, hatta yazmalara doyamam. şimdilik sıkıcı paragraflarıma çocuğum gibi sahip çıkıyorum.